Stardew Valley aslında sadece bir bilgisayar oyunu değil, modern hayatın o bitmek bilmeyen koşturmacasından yorulmuş herkes için dijital bir sığınak gibi. Hikaye, büyükbabanızdan kalan eski, paslanmış bir mektubu açmanızla başlıyor: Şehir hayatının ruhsuzluğu sizi tükettiğinde, Pelikan Kasabası’ndaki o eski çiftlik evine gidip her şeye sıfırdan başlama şansınız var. Oyuna ilk adım attığınızda elinizde sadece birkaç eski alet ve biraz tohum oluyor. Toprağı çapalamak, ilk fidanınızı dikmek ve onun büyümesini beklemek, size o unuttuğumuz "bir şeyler üretme" hazzını çok samimi bir şekilde yaşatıyor.

Oyunun en büyüleyici yanı, sizi hiçbir şeye zorlamaması. İsterseniz sabahın ilk ışıklarında kalkıp tarlanızla ilgilenen disiplinli bir çiftçi olun, isterseniz gün boyu göl kenarında oturup sadece suyun sesini dinleyerek balık tutun. Kasaba halkıyla kurduğunuz bağlar da çok insani; her karakterin kendine has dertleri, sevinçleri ve sırları var. Zamanla onlara hediye vererek dost oluyor, hatta hayatınızın aşkını bulup o küçük kulübeyi sıcak bir yuvaya dönüştürebiliyorsunuz. Mevsimler değiştikçe çalan o huzurlu müzikler ve piksellerden oluşan ama ruhu olan o dünya, size gerçekten başka bir evrende nefes alıyormuşsunuz hissi veriyor.